Bazı insanlar, bir odaya girdiğinde insanları görür. Bazıları ışığı fark eder. Ben önce eşyaları fark ederim. Çünkü eşyalar, sahiplerinin sustuğu yerde konuşmaya devam eder.Sinmiştir tüm yaşanmışlıklar üzerlerine…
Tutmuştur bir hanımefendi o güzelim kristal bardağı belki, zarif dantel işlemeli o ipek eldiveniyle, zamanın birinde…Ya da kaba bir adam…Orta sehpanın üzerindeki sigara küllüğünü sadece o kullanmıştır. Kenarda duran rahat koltukta, belki de evin en büyüğü, en yaşlısı oturmuştur hep. Kendi yaşadığı hüzün dolu hikayesine rağmen etrafa ışık olmaya çalışırcasına, kah olaylara bilgeliğiyle müdahale ederek, kah geçmişe dair anılarını anlatarak,bazen de sadece küçük torunları için, her ilmeğine hatıralarını gömdüğü bir kazağı ya da bir çorabı örerek…
Gördüğüm o vitrin…O ise; kimselere dokundurmadığımız, belki kendimizin bile hiç dokunmadığımız taraflarımıza benzeyen, sadece putlaşmış eşyalarla dolu o vitrin…
Kapılar…Öyle değişik gelir ki bana…Gözümü kapattığımda sadece oradan içeri giren ve aynı şekilde diğer taraftan dolanıp geri çıkan insanlar görürüm kapılardan…Ve her şey o girişle başlar…Bir gelin…Ne umutlarla giriyor o kapıdan;önüne,içi kuruyemiş,bozuk para,umut,bereket dolu o testi atıldığında…
Kimisi umutlarını daha da yeşertiyor girdiği kapıdan içeride; her sabah, mutfağın tam ortasında duran, ceviz ağacından yapılmış, o kahverengi yuvarlak masaya, hiçbir gün birbirinin aynı olmayan yiyeceklerle donattığı kahvaltı sofralarıyla ya da akşam eve dönecek olan,okul çocuklarını,eşini belki hatta komşusunu bile düşünerek,bir telaşla hazırladığı akşam yemekleriyle …Kimisi de ,ömründe en son,o gün mutlu olarak giriyor o kapıdan…
Temmuz ayında Malta’ya yapmış olduğum seyahatte de dikkatimi en çok çeken şey, yine o kapılardı. Hepsi birbirinden güzel, işlemeli, ahşap kapılar…Hani ‘’Kapında yatayım.’’ ya da ‘’Kapına kul olayım.’’ cümleleri vardır ya geçmişten günümüze akmış gelen…Şimdiye kadar, bu cümlelerin içini, sadece ,insanların, başka insanlara sevgisi üzerine olan düşüncelerle doldururken, bu kapıları gördükten sonra, ’’Bir evin girişi böyleyse, içindeki hayat nasıldır kim bilir? ’’ düşüncesiyle dolduruyorum.
Her evin kapısı,özellikle kapı tutacağı ya da tokmağı,hepsi neredeyse birbirinden farklıydı.Benim kaldığım evin tokmakları insan figürlüydü.Eve geldiğinizde,sizi kapıda iki güzel insan figürü karşılıyordu.Böyle bir ruhu taşıyan bir kapıdan girdiğiniz ev de,aynı şeyi hissettiriyordu.
Ve şimdi hatırlıyorum da doğduğum evin kapısı da ,aynı bu kapı gibi mavi renkte ve tokmaklı idi. Bizim tokmağımız zarif bir kadın eliydi, hatta yüzük parmağında çok zarif bir yüzük bile vardı. Gün içerisinde, defalarca çıktığım o kapıdan, her gelişimde beni karşılayan, o narin kadın eliydi. Bazen uyarlamalar yapardım kapı çalışlarıma. Ritimler tuttururdum…İlk görüşte insana çok farklı duygular yükleyen o el, anne eli gibiydi; sıcacık, samimi, davetkar ve dahası misafirperver…Bizim evin kapısından giren herkes mutlu çıkıyordu. Yemeklerde annemin o güzel ellerinin lezzeti vardı. Oraya buraya serpiştirilmiş, o dantel işlemelerde de annemin izleri vardı. Ve huzurun kokusu vardı annemli saatlerde…
Bazı kapıların üzerlerinde ve yanlarında heykeller vardı.Bazıları duvara oyulmuş,bazıları yapıştırılmış.En çok da,her gördüğümde içimdeki anneliği hatırlatan,oraya dokunan,anne figürü sarıp sarmalıyordu oğlunu.
Bir de her kapının yanında,o evdeki kişiyi simgeleyen ,büyük harflerle yazılı isimler vardı. Malta’da ev sadece yaşanılan bir bina değildi; kişinin kimliğini dış dünyaya anlattığı bir ifadeydi.Bu yüzden ev adı seçmek, “Ben kimim?” sorusuna verilen kamusal bir cevaptı.Bir eve ziyarete gittiğinizde,uzaktan o ismi gördüğünüzde,güvenli yere ulaştığınızı fark ediyordunuz.
Aynı duyguları bir de Safranbolu İlçesi’ ne bağlı ,Yörük Köyü’nde hissetmiştim. Beni orada ilk etkileyen ,köyün içerisine, araçların girmesine izin verilmemesiydi. Nedeni ise köyün her alanında hala özgünlüğünü koruyan Arnavut kaldırımlı sokaklardı. Bu sokaklarda yürürken, bu taşlar, sizden karşılığında hiçbir ücret beklemeden, ayaklarınıza masaj yapıyordu. Üstüne bir de o yetmez gibi, yol boyu yürürken, duygularınıza eşlik ediyor, yüklerinizi hafifletiyorlardı. Ardından kapılar…Bu kez sizi iki yana açılan kocaman ahşap kapılar bekliyordu. Süsten püsten uzak, sade ama ihtişamı heybetinde gizli kapılar…Bir de ipler vardı üzerlerinde, hepsi farklı manaları barındıran…Sizin hallerinizi kapınıza astığınız ipler bildiriyordu dışarıdaki insanlara.
Her şey ne kadar da manidar,içten,samimi,hal dilinden anlayan şekilde.İnsanlar ,bir evin içine ilk adımın atıldığı kapıya ne kadar güzel anlamlar yüklemişler.Bu, insanın madde üzerinden konuşmasıydı aslında;konuşan insan değil,eşyanın ta kendisiydi.
Bir evi, tüm yaşantıların içinde biriktirildiği bir kutu, kapıyı da, o kutunun içini görmek için açtığımız kapak olarak düşünürsek; insanı da her şeyiyle bir eve benzetirsek; insanın içini görmek için açılan kapağın adı neydi? Elbetteki kalp…İşte o kapının anahtarı sadece kendi elimizde.
“Ey genç! Bu beden bir misafirhanedir. Her sabah görünmeyen âlemden yeni bir misafir gelir. Gönlüne görünmeyen âlemden ne gelirse misafirdir; onu güzelce ağırlamayı bil.”
Mevlana
Gazelden…










